4 Şubat 2018 Pazar

Bir kıtanın son durağı; PORTEKİZ

Merhaba!

Bu yazıda size, 4-12 Aralık 2017 tarihlerinde iki kentini (Lizbon ve Porto) gezdiğim Portekiz hakkında bazı bilgileri paylaşmak istiyorum. Bu bilgilerin bir kısmı Portekiz seyahatim öncesinde yaptığım hazırlık aşamasında öğrendiğim teorik bilgiler, bir kısmı ise seyahatim sırasında yaşayarak öğrendiğim bilgiler.

Bu yazıyı tamamladıktan sonra sırası ile Lizbon, Porto ve Sintra ile ilgili gezi yazılarımı da hazırlayıp yayınlayacağım.


KISA TARİHİ VE GÜNÜMÜZ BİLGİLERİ İLE PORTEKİZ

Portekiz (İngilizce ve Portekizce; Portugal) veya resmî adıyla Portekiz Cumhuriyeti Avrupa kıtasının güneybatısında, İber Yarımadası üzerinde yer alır. Kıtanın en batısındaki ülke olan Portekiz 92.000 km2'lik yüz ölçümü ile İber Yarımadası'nın 1/6'sını kaplamaktadır. Tek komşusu (kuzeyden ve doğudan) İspanya'dır, batısında ve güneyinde ise Atlas (Atlantik) Okyanusu bulunur. Nüfusu yaklaşık olarak 10,5 milyondur, çoğu Avrupa'da olmak üzere ülke dışında yaşayan Portekizli sayısı ise yaklaşık 2 milyondur. Avrupa Birliği'ne 1986 yılında kabul edilen Portekiz'in yönetim şekli cumhuriyet, resmî dili Portekizce ve para birimi Euro'dur. 


Avrupa kıtasının en ucunda yer alan Portekiz'in bayrağı.

Bugün Portekiz'in yer aldığı topraklardaki ilk yerleşim M.Ö. 2500 yılında başlamış. Yarımadaya adını veren İber kabileleri ise M.Ö. 2000 yılında buraya gelmişler. M.Ö. 1000 yılında Fenikeliler güney kıyılarında yerleşimler kurmuşlar, M.Ö. 700'de ise Portekiz'in yeni ev sahipleri Keltler olmuş. M.Ö. 218 yılında İber Yarımadası'nı ele geçiren Roma İmparatorluğu 400 yıl boyunca bölgenin hâkimi olmuş. Daha sonra sırası ile Vandallar, Sueviler ve Alaniler Avrupa'dan gelerek bugün Portekiz'in bulunduğu toprakları işgal etmişler. Vizigotların 415 yılında Vandalları ve Alanileri yarımadadan çıkarmalarından sonra, 711 yılında Kuzey Afrika'dan gelen Araplar Vizigotların hâkimiyetine son vermiş ve İber Yarımadası Şam Emirliği'nin bir eyaleti olmuştur. Portekiz'in 1249 yılında tamamen Araplardan alınmasından onlarca yıl sonra 1385'te Kral I. João tahta çıkmış ve onun döneminde Birleşik Krallık ile yapılan ittifak anlaşması sayesinde ülke güçlenmiştir. 


Portekiz tarihinde yer almış kral ve kraliçeler.
(Reis, Portekizcede  kral ve kraliçe anlamındadır.)

Portekiz Hanedanlığı (1385 - 1580).

Sonraki yıllarda Portekiz dünyanın o zamana kadar bilinmeyen pek çok yerinin keşfine öncülük etmiştir. İlk olarak 1415 yılında Kuzey Afrika'daki Ceuta şehrinin ele geçirilmesi ile başlayan ve 1498'de Vasco da Gama ile Hindistan'a, 1500'de de Pedro Álvares Cabral ile Brezilya'ya kadar uzanan büyüme, 1580 - 1640 yılları arasında Portekiz'in İspanya'nın egemenliği altına girmesi ile son bulmuştur. 

Portekizli denizcilerin keşif yolları ve ülkelerine kattıkları yerler.

Ülkede 1910 yılında cumhuriyetçi bir devrim yaşanmış ve monarşi kaldırılarak bugünkü Portekiz Cumhuriyeti kurulmuştur. Portekiz'in 1916'da Birleşik Krallık ve Fransa'nın yanında yer alarak I. Dünya Savaşı'na dâhil olması ülkenin ekonomik durumunu bozmuş, bu durum 1926'daki askerî darbeye neden olmuştur. Darbe döneminde maliye bakanı olarak görev yapan António da Oliveira Salazar ülkenin kaderini 1933-1974 yılları arasında elinde tutmuştur. Dünya tarihine en uzun süreyle yönetimde kalan diktatör olarak geçen Salazar dönemi, 25 Nisan 1974 tarihinde yaşanan Karanfil Devrimi ile son bulmuştur.

Yukarıda kısaca özetlediğim Portekiz tarihi ile daha detaylı bir okuma yapmak isterseniz buraya bakabilirsiniz.

Portekiz tarihinde çok önemli olan bir de doğal afet vardır; 1755 Büyük Lizbon Depremi. Lizbon şehrinin neredeyse tamamının yıkıldığı ve onbinlerce insanın öldüğü depremin izlerini günümüzde Rossi Meydanı yakınındaki Carmo Rahibe Manastırı'nda (Convento da Ordem do Carmo) görmek mümkün.


1 Kasım 1755, sabah saatleri, yerle bir olan Lizbon'da can pazarı!


PORTEKİZ DENİLDİĞİNDE AKLA İLK GELENLER

Önce, Portekiz ile özdeşleşmiş olan birkaç sözcüğü sıralayayım: Azulejo, karavela, bacalhau, fado, futbol, meşe mantarı, okyanus, Porto şarabı, Fernando Pessoa... Şimdi kısa kısa bu sözcüklerden bazılarının Portekiz'le olan ilgisi hakkında öğrendiklerimi paylaşmak istiyorum.


Dünyanın En Önemli Mantar Üreticisi

Google'a "mantar" yazıp görsellerde arama yaptığınızda (sanırım midesine düşkün bir toplum olduğumuzdan) sayfalarca gıda olarak tüketilen mantar fotoğrafları geliyor. Oysa konumuz o değil, ben size daha çok şişelerin ağzını kapatmakta kullandığımız tapaların malzemesi olan (Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre; esnek ve sudan hafif olduğundan şişe tapası, cankurtaran simidi, cankurtaran yeleği, ayakkabı tabanı ve daha birçok şeyin yapımında kullanılan, su geçirmeyen, meşe ağacı tabakası olan) mantardan söz edeceğim.

Mantar meşesi ağacı (quercus suber).

Sızdırmaz, esnek, elastik ve ateşe dayanıklı bir malzeme olan mantar, mantar ağacının kabuk dokusundan üretilmektedir. Biraz daha bilimsel olması için şöyle devam edeyim; Batı Akdeniz'de yaşam alanı bulan ve Latince adı quercus suber olan (İngilizce; cork oak) mantar meşesinin gövdesinden ve dallarından sıyrılan kabuklar söz konusu malzemenin doğal kaynağı oluyor. Mantar meşesinin yaşayabilmesi için gerekli olan koşullar; kısa süren kuru yaz dönemi, ılımlı kış koşulları, nem, açık ve bol güneş ışığına izin veren gökyüzü ve silisyum bakımından zengin toprak. Bu koşullar dünyada sadece Akdeniz bölgesinde, özellikle de Atlas Okyanusu kıyılarında mevcut. Durum böyle olunca, bulunduğu konum Portekiz'i dünyanın en büyük mantar üreticisi yapmış. Dünyadaki toplam mantar meşesi alanının (215.000 hektar) yaklaşık üçte biri Portekiz'de ve yıllık mantar üretimi 300.000 tonun biraz üzerinde.

Şişe mantarının kısa hikâyesi!

Portekiz'in yüz ölçümünün %8'i, ormanlarının ise %28'i mantar meşesi ağacından oluşuyor; müthiş bir doğal zenginlik. Portekiz'deki ilgili kanunlar, türlerin korunması amacıyla bir ağacın 9 yıl aralıklarla sıyrılmasına izin veriyor. Ülkeden mantar üretimi yapan 500 civarındaki fabrikada yaklaşık 20.000 kişi çalışıyor.

Dünya genelindeki küresel ihracat verilerine göre, 2016 yılındaki toplam mantar ihracat tutarı 1,6 milyar $. Bunun %93'ü Avrupa ülkelerine ait, Portekiz ise açık ara lider durumda: Portekiz 1 milyar $ (dünya genelindeki ihracatın %63,1'i), İspanya 279 milyon $ ve Fransa 73 milyon $ ile ilk üç sırada.

Portekizliler, doğal zenginlikleri olan mantarı çok farklı amaçlar için kullanıyorlar.

Quercus suber'den elde edilen mantarın birbirinden çok farklı ticari kullanım alanları var. Başta şarap şişeleri için kullanılan tapalar olmak üzere, pano, duvar ve yer karosu, kişisel eşya (ayakkabı, çanta, kemer, saat kayışı, cüzdan) ve ambalaj malzemesi en çok üretilen ve kullanılan ürünler. Ateşe karşı dayanıklı ve hafif olması nedeniyle uzay araçlarında ısı kalkanı olarak da kullanılıyor.

Benim anlattıklarıma ek olarak, mantar hakkında içi dolu bir yazı ve Türkiye'de mantar meşesi yetiştirilmesi ile ilgili yapılan çalışmalar hakkında bilimsel bir çalışma önerileri ile diğer konuya geçiyorum.


Azulejo; bina kaplama sanatı!

Kısaca, Portekiz ve İspanya'ya özgü seramik kaplamasıdır, diye tanımlayabileceğim Azulejo, zamanla Portekiz kültürünün bir parçası olmuş. Ben "bina kaplama sanatı" olarak adlandırdım.

Bu sanat İspanya ve Portekiz'e, Afrika'nın Mısır dışındaki kuzey ülkelerinden (Mağribiler'den) gelmiştir. Farsçada Az-zulaij olarak bilinen taş boyama sanatı yıllar içinde İber Yarımadası'ndaki toplumların kültürlerinin bir parçası olmuş.

Yıllar önceki ilk uygulamaların amacı binaların dış yüzeylerini yüksek nemden korumak ve ısı yalıtımı sağlamakken, yıllar geçtikçe buna estetik düşünce de eklenmiş ve sonuçta birbirinden güzel dış cepheleri olan binalarla dolu Portekiz sokakları oluşmuş. Portekiz şehirlerinde azulejoları sadece binalarda değil, kiliselerin dış ve iç duvarlarında, tren istasyonlarında ve daha pek çok yerde görmek mümkün.

Özellikle Lizbon'un Alfama semtindeki sokaklarda dolaşırken azulejo kaplı binaları 
seyretmek çok keyifli oluyor, dokunmadan geçmeyin!

Porto gezi yazımda detaylı olarak bahsedeceğim São Bento tren istasyonunun bir azulejo müzesinden farkı yok. Porto'daki bu istasyonun iç duvarlarındaki onlarca metrekare azulejo ile Portekiz tarihi anlatılmış. Müze demişken, Lizbon'daki önemli müzelerden birinin Azulejo Müzesi (Museu Nacional do Azulejo) olduğunu eklemeliyim. Lizbon'a giderseniz bu müzeyi mutlaka ziyaret edin ve duvarları boydan boya kaplayan azulejolarla anlatılmış Lizbon'un tarihini (en üst katta) görmeyi unutmayın!


Fado; Portekiz'in kederli sesi...

Fado hakkında burada hiç söz etmesem, konuyu size Portekizli üç güzel kadın anlatsa olur mu! 😏



Fado söylemek için zorunlu olan tek enstrüman 12 telli Portekiz gitarı (solda),
Lizbon'da ve Porto'da pek çok yerde fado dinleme olanağı var (ortada)
ve Lizbon'un Belem semtinde, Tejo nehri kıyısında 25 Nisan Köprüsü'ne doğru yürürseniz, 

solda Amália Rodrigues'e selam vermeyi unutmayın!


Huzursuzluğun yazarı; Pessoa!


Yirminci yüzyıl Portekiz edebiyatının dünyaca bilinen büyük ismi Fernando Pessoa, 1888'de Lizbon'da doğmuş ve çocukluk yılları dışında ömrünün çoğunu bu güzel şehirde yaşayarak 30 Kasım 1935'te Lizbon'da ölmüştür.

Pessoa Lizbon'un her yerinde karşınıza çıkıyor!

Âdeta insan ruhunun kâşifi olan Pessoa'nın yaşamı boyunca sadece bir kitabı yayınlanmış. Ölümünden sonra bugün müze olan evindeki (Rua Coelho da Rocha, 16) bir sandıkta binlerce sayfalık notlarından ve yazılarından oluşan bir hazine bulunmuş ve dostları tarafından bunlar kitap haline getirilmiş.

Fernando Pessoa'nın bu güzel satırlarını dilimize Cevat Çapan kazandırmış.


Her gün için ayrı bir tarifi var; bacalhau!


Portekizlilerin hemen her gün yediği bir balık olan morina balığından yapılan yemeklere bacalhau adı veriliyor. Genellikle patates, sebze, baharat ve krema ile pişirilen, yaklaşık 350 çeşit bacalhau tarifi olduğu biliniyor. Marketlerde farklı şekillerde satılmakla birlikte en çok tercih edileni derisi ve kılçıkları ile birlikte kurutulmuş veya dondurulmuş olanı. Balığın ağırlığı arttıkça, etin kalitesi ve değeri de artıyor.

Bir marketin balık reyonundaki dondurulmuş morinalar.

Benim, Portekiz denildiğinde akla gelenlerle ilgili anlatacaklarım bu kadar. Sıkı bir gezgin ve iyi bir gezi/blog yazarı olan Sezin Hekimoğlu, "Portekiz'i Nasıl Bilirdiniz?" diye sormuş ve birbirinden değerli bilgileri içeren cevapları sıralamış. Portekiz'le ilgili okunabilecek sağlam yazılardan biri için lütfen tıklayınız!



PORTEKİZ LEZZETLERİ

Gerek Lizbon gerekse Porto'da hemen her yerde farklı damaklara hitap eden tatlar bulmak mümkün. Ben günlük gezilerim sırasında hafif bir enerji azalması hissettiğimde kendimi hemen ilk gördüğüm pastaneye veya kafeye attım ve hem keyifli molalar verdim hem de farklı lezzetler tattım. Akşamları ise damak keyfime uygun olacağını düşündüğüm yemeklerini denedim.

Lizbon ve Porto gezi yazılarında detaylı olarak anlatacağım Portekiz lezzetlerinden...

Diğer mevsimlerde olur mu bilmiyorum ama benim gittiğimde hemen her sokakta deniz tuzu ile kavurdukları kestaneleri satan arabalı satıcılar vardı. Her ne kadar bulundukları ortamda yoğun bir dumana neden oluyorlarsa da, kestanelerin lezzeti gayet güzeldi.

Santa Apolónia tren garının önündeki kestaneci ve
deniz tuzu ile kavrulmuş nefis kestaneler.

Portekiz'in âdeta milli birası olan Sagres ve denediğim diğer biralar.
Sağdaki fotoğrafta ise ünlü vişne likörü Ginjinha var.


PORTEKİZ ULAŞIM BİLGİLERİ

Portekiz hakkında genel bilgilerden sonra Portekiz'e nasıl gittiğimi anlatarak, Portekiz ulaşım bilgilerini sizinle paylaşmak istiyorum.


Yurt dışı gezilerimde fotoğraflamayı en çok sevdiğim kompozisyon!


Portekiz'e nasıl gittim?

Türkiye'den Portekiz'e uçakla gitmek için genellikle tercih edilen rota; Türk Hava Yolları (THY) ile İstanbul - Lizbon uçuşu yapmak. THY'nin İstanbul - Porto seferinin de olduğunu ve THY'den başka herhangi bir Türk hava yolu firmasının Portekiz'e uçuşunun olmadığını belirtmeliyim.

Durum böyle, THY'nin bilet fiyatları da epey yüksek olunca, Türkiye'den Portekiz'e uçan diğer seçenek olan Lufthansa'yı tercih ettim. Seyahatimden 9 ay önce, Lufthansa'nın internet sitesinden Ankara - Münih - Lizbon uçak biletimi (gidiş/dönüş) 875.-TL'ye (230€) satın aldım. Ben biletimi aldığımda THY'nin Ankara - İstanbul - Lizbon uçak bileti fiyatı (gidiş/dönüş) 1400.-TL civarındaydı! Benim 875.-TL'lik Lufthansa biletim de uçuş tarihi yaklaştıkça 2000.-TL'ye doğru uçuşa geçmişti! Yurt dışı seyahatlerinde önceden bilet almak gezi bütçesine çok iyi katkı sağlıyor.

Aylar süren hazırlıktan sonra Portekiz Günleri 4 Aralık 2017 Pazartesi sabahı başladı!
Ankara - Münih uçuşundaki kahvaltım ve Münih - Lizbon uçuşundaki sıcak yemeğim.
Bir THY kadar olmasa da, bence Lufthansa'da bu konuda fena değil!


Lufthansa ile Portekiz'e ulaşmak hem ekonomik oldu hem de havadan da olsa Münih'i görmüş oldum. Bu arada, gelecekte yapmak istediğim gezilerin arasına Münih'i de ekledim. Bir gün mutlaka Münih - Salzburg seyahati yapmak istiyorum, dilerim bunu da yaşarım!

Söz Münih'e gelmişken, Münih Havalimanı'ndan bahsetmeden geçmek olmaz; benim için tek kelime ile muhteşem bir deneyimdi.

Münih Havalimanı'nda yönünüzü bulmak için her türlü işaretleme yapılmış. 
Bir yerden bir yere kolaylıkla ve hızlıca gidebiliyorsunuz. Yine de bir sorunuz olursa, 
ortadaki fotoğrafta görünen elektronik rehber size yardımcı olmak için bekliyor.
Sigara içen yolcuların çektiği eziyet ise görülmeye değerdi! 😊

Şehir merkezinin 28 km kuzeydoğusunda yer alan Münih Havalimanı iki terminal binasından oluşuyor. Terminal binaları arasında minik bir metro hattı var, yaklaşık iki dakikalık bir metro yolculuğu ile bir terminalden diğerine ulaşılıyor. Terminal binaları tertemiz ve genelde hâkim olan beyaz renk sayesinde aydınlık. 

Ankara - Lizbon uçuşumda, Münih Havalimanı'nda keyifli bir mola!

Bekleme salonlarında yolcular için her şey düşünülmüş; oturma, hatta bazı alanlarda uzanıp yatma imkânı veren koltuklar son derece ergonomik ve rahat. Ücretsiz internet bağlantısı çok hızlı. Bazı noktalardaki masalarda yolcuların kullanımına açık internet bağlantılı masaüstü bilgisayarlar da var. 

Münih Havalimanı'nda, çoğu Almanca olan gazete ve dergiler ücretsiz!

Bekleme salonları arasında yerleştirilmiş çok sayıdaki kahve standında istediğiniz kahveyi makine sizin için hazırlıyor, latte 2€! Frankfurt Havalimanı'ndan sonra Almanya'nın ikinci büyük havalimanı olan ve 1992 yılından bu yana hizmet veren Münih Havalimanı hakkında detaylı bilgiyi şurada bulabilirsiniz!


Yan koltuklar boş olunca rahat bir Münih - Lizbon uçuşu yaşadım. 
Lufthansa'nın dergisinde Nisan 2017'de gittiğim Amsterdam ve Ekim 2016'da gittiğim 
Prag hakkındaki yazıları görmek, eski bir dosta rastlamak gibiydi.

Lizbon Portela Havalimanı iç kesimde olmasına rağmen uçağın iniş rotası Atlas Okyanusu kıyılarına kadar uzanan geniş bir yay şeklindeydi. Bu rota sayesinde Lizbon'un önemli pek çok yerini havadan keyifle seyrettim. Kimi yerleri seyahat öncesinde yaptığım hazırlık nedeniyle (yukarıdan görünce) hemen tanıdım. Kimi yer hakkında ise eve dönüp fotoğraflara bakınca "Uçaktan burayı da görmüşüm!" dedim. Size şimdi, aşağıdaki kolajda en sağda yer alan fotoğraf üzerinden mutlaka yürünmesi gereken bir rota tarif edeceğim.

Uçak niş yaparken, çok güzel Lizbon manzaraları izleme olanağı oluyor, kaçırmayın!

Sağdaki fotoğrafta 1 ile işaretlediğim yer Lizbon'un önde gelen müzelerinden biri; Gulbenkian Müzesi (Museu Calouste Gulbenkian). Yaklaşık 600 m sonra 2 no'lu yerde huzur dolu ortamı ile kahve molası verebileceğiniz Linha d'Água var. Buradan sadece 200 metre sonra, 3 no'lu yerde Edward VII Parkı başlıyor. Nefis peyzajı, parkta zaman geçiren insanları ve aktiviteleri ile (ben gittiğimde parkın uç tarafında Noel pazarı kurulmuştu) keyifle gezilecek, bir bankta uzun uzun oturulacak bir park. Yürümeye devam ediyorum ve 900 metre sonra 4 no'lu noktaya ulaşıyorum. Burası Lizbon'un büyük meydanlarından ve önemli ulaşım kavşaklarından biri olan Pombal Meydanı (Praca Marques do Pombal). Pombal Meydanı ile aşağıdaki Restauradores Meydanı arasında yaklaşık 1.2 km'lik Özgürlük Bulvarı (Avenida da Liberdadevar (5 no'lu yer). Sürekli yoğun bir trafiğin aktığı Lizbon'un en büyük bulvarında yürümek ayrı bir keyif. Kaldırımlar bir tablo gibi özenle döşenmiş taşlardan yapılmış. Bulvarın her iki tarafında çok sayıda mağaza var. Ağaçlara asılmış olan lambaların yanması ile akşam ve gece saatlerinde ayrı bir güzellik kazanan bulvarın sonunda (6 no'lu yerde) Restauradores Meydanı (Praça dos Restauradoresvar. 

Gulbenkian Müzesi, müzeden sonra kahve molası, park, meydan, bulvar derken, keyifle yürünecek yaklaşık 3 km'lik bir rota. İşte size Lizbon'da yaşabileceğiniz yarım günlük gezi önerisi! 

Yukarıda sözünü ettiğim yerleri ve ilgili fotoğraflarımı yakında yayında olacak Lizbon Gezi Yazısı'nda anlatacağım, ısrarla bekleyiniz! 👀


Adını bulunduğu yerleşim yerinden alan Lizbon Portela Havalimanı 
kaybolunmayacak kadar küçük! Gece yarısı olduğunda, turizm ofisi dâhil, 
neredeyse tüm işletmeler kapanıyor.

Bagaj bantlarının olduğu alanda sizi ünlü Portekiz birası Sagres karşılıyor.
Çıkış kapısının hemen önünde taksiler var, karşıda ise otobüs (aerobus).
Çıkıştan sağa dönüp yaklaşık 150 m yürüdüğünüzde metro istasyonu var.
Lizbon havalimanı ile şehir merkezi arasında ulaşım hem kolay hem de seçenek çok!


Lizbon Havalimanı ile şehir merkezi arasında ulaşım:

Havalimanından şehir merkezine gitmek için metroyu tercih ettim. Uçaktan inip, valizimi aldıktan sonra, genellikle yurt dışı gezilerimde yaptığım gibi Lizbon'da da turizm ofisinden şehir kartı aldım. Lisboa Card ücretsiz ve sınırsız ulaşım olanağı da sağladığı için ayrıca metro için bilet almadım. Lisboa Card'ı fayda ve fiyat bakımından kesinlikle öneriyorum.

Lizbon'da 4 metro hattı var. Bunlardan Aeroporto - Sao Sebastião hattı ile yaklaşık 20 dakikada şehir merkezine ulaşılıyor. Sabah 06.30'dan gece 01.00'a kadar çalışan metro ile ilgili bilgiler şurada ve burada!

Lizbon metrosu farklı simgelerle gösterilen 4 hattan oluşuyor:
Yeşil hat (Linha Verde) Portekizli denizcilerin gemisi olan karavela,
mavi hat (Linha Azul) Portekizce "gaivota" denilen martı,
sarı hat (Linha Amarela) ay çiçeği ve kırmızı hat (Linha Vermelha) pusula ile gösteriliyor.

Şimdiye kadar gezdiğim Avrupa kentleri içinde bu kadar seçenek sunan ve çok iyi işleyen bir ulaşım sistemi görmedim. Lizbon şehir içi ulaşımında başta metro olmak üzere, tramvay, banliyö treni, otobüs, tekne seçeneklerinden başka, özellikle yokuşlu yollarda ulaşımı kolaylaştıran asansörler (Santa Justa, Gloria, Bica ve Lavra) var. 

İnternetten bulduğum Lizbon ulaşım haritasına bazı eklemeler yaparak 
işinizi kolaylaştırmaya çalıştım.

Lizbon şehir içi ulaşımında kullanılan bilet ve kartlarla ilgili bilgileri şurada bulabilirsiniz. En çok kullanılan Viva Viagem adında yeşil bir kart. Kartı bilet ofislerinden veya bilet makinelerinden alabiliyorsunuz, ücreti 0,50€. Bilet makinelerinden anlaşılır menü sayesinde kolaylıkla karta para yüklemesi yapılıyor. Kart sadece Lizbon'da değil Sintra'da da kullanılabiliyor. Sintra'da kullanabilmek için Sintra'daki turizm ofisinden yükleme yaptırmak gerekiyor. 


Lizbon havalimanı metro istasyonu (Aeroporto).

Porto'da ulaşım:

Porto'da şehir içi ulaşımda kullanılan bilet bilgileri de şurada. Porto'da turistler için ekonomik ulaşım kartı olarak Andante Tour kartı öne çıkıyor. Porto, turistik olarak önemli merkezlerin birbirine çok yakın olduğu küçük bir şehir merkezine sahip. Bu nedenle rahatlıkla yürüyerek gezilebilir. Ben gitmeden önce internetten Porto şehir kartı satın almıştım. Porto kartın, gün sayısı ve ulaşımın dâhil olup olmamasına göre farklı seçenekleri var. Şimdiye kadar Avrupa kentlerinde bana en az fayda sağlayan kart bu oldu. Denedim, yaşadım ve önermiyorum! Porto metrosu ile ilgili bilgiler için lütfen buraya!


Porto metrosu 5 hattan oluşuyor ve hatlardan dördü birkaç durak tek ray üzerinde çalışıyor. 
Ana tren istasyonları olan Campanhã ve São Bento'da metro istasyonu da var.
E hattını kullanarak şehir merkezi ile havalimanı (Francisco de Sa Carneiro) arasında 

ulaşım sağlamak mümkün. Diğer dört hattı dikine kesen D hattı ise Luis I (Ponte Luis I)
köprüsünden geçerek Douro nehrinin iki yakası arasında ulaşım sağlıyor.

Tarihi 1959'a dayanan Lizbon metrosu ne kadar eski ve yıpranmış ise (solda),
ilk hattı 2002'de kullanıma açılmış olan Porto metrosu o kadar yeni (sağda)!


Lizbon - Porto arasında tren yolculuğunu tercih ettim!

Lizbon'dan Porto'ya keyifli bir tren yolculuğu yaparak gittim. Lizbon'dan hareket eden çok sayıda trenin (şehirler arası ve uluslararası) kalkış noktası Alfama semtindeki Santa Apolónia tren istasyonu. İstasyonda mavi metro hattının (Linha Azul) son durağı var, ulaşım gayet kolay. Tren bilgileri ve internetten bilet satışı için lütfen buraya

Trenle ulaşımda farklı bilet seçenkleri var. Alfa Pendular (AP) hızlı ve konforlu, bilet ücretleri yüksek ve Inter Cidades (IC) AP'ye göre yavaş ama konforlu. Bazı hatlarda ana trenden belli bir istasyonda inip bölgesel (Regional/Inter Regional) trenlere binerek yolculuğa devam ediliyor. Örneğin Coimbra'ya trenle ulaşım böyle sağlanıyor. İkinci sınıf (Turística) bilet almak ve biletinizi internetten olabildiğince erken almak ucuz ulaşım sağlayabilir (denenmiş, kesin bilgidir! 😊).

Lizbon'daki önemli tren istasyonlarından biri olan Santa Apolónia'dan başta Coimbra
ve Porto olmak üzere pek çok yere trenle ulaşım sağlanıyor. Biletinizi internetten, 

istasyondaki gişeden veya bilet makinelerinden alabilirsiniz. Lizbon - Porto tren 
yolculuğum yaklaşık 3 saat sürdü. Rahat ve keyifli bir yolculuk oldu.

Lizbon - Porto tren biletim (bileti internetten Portekiz'e gitmeden iki ay önce aldım, yanımda çıktısını götürdüm, kontrol sırasında bu çıktıyı göstermek yeterli oldu),
Lizbon şehir içi ulaşımda ve Sintra'da kullanılan Viva Viagem ulaşım kartı
ve Porto'da metro için yaptığım ödemenin makbuzu.

Lizbon şehir kartımı Lizbon havalimanındaki turizm ofisinden satın aldım. 
Gün değil saat bazında geçerli olan karta sınırsız şehir içi ulaşım dâhil. Sintra'ya giden 
banliyö trenine de Lizboa Card ile ücretsiz biniliyor. 
Porto şehir kartı ise iki karttan oluşuyor; bir kart ücretsiz veya indirimli aktivite olanakları
 için geçerli, diğer kart ise sadece şehir içi ulaşımda kullanılıyor.


Keyifli bir rota; Lizbon - Sintra - Cabo da Roca - Cascais - Lizbon

Lizbon'a gitmişken bu rotayı yaşamamak olmaz! Lizbon gezi yazımda detaylı olarak anlatacağım, şimdilik kısaca bu yerleşimler hakkında bilgi vermek istiyorum.

Keyifli bir günübirlik rota; Lizbon - Sintra - Cabo da Roca - Cascais - Lizbon.

Lizbon'un batısında yer alan, doğanın alabildiğine hâkim olduğu bir bölgede yer alan Sintra'ya Lizbon'dan trenle yaklaşık 40 dakikada gidiliyor. Yolculuk çok keyifli geçiyor, bir bakmışsınız Sintra'dasınız. Sintra'da başta UNESCO Dünya Miras Listesi'nde yer alan Quinta da Regaleira ve Pena Sarayı olmak üzere çok sayıda gezilecek yer var. 

Sintra için yarım gün ayırmak yeterli oluyor. Buradan otobüsle ulaşılabilen Cabo da Roca Avrupa Kıtası'nın en uç kısmı. Lizbon'da en çok keyif aldığım anlar Roca burnunda yaşadığım anlar oldu. Hava rüzgârlı ve okyanus müthiş dalgalıydı, izlemek öyle keyifli oldu ki... Roca burnundan yine otobüsle sahil kasabası Cascais'e gitmenizi öneriyorum. Cascais Lizbon'un sayfiye yeri, zenginlerin birbirinden güzel evlerinin olduğu yer. Yaz aylarında Cascais'e giderseniz muhteşem kumsalında deniz keyfi de (yoksa okyanus keyfi mi demeliydim!) yapabilirsiniz. Cascais'den Lizbon'a banliyö treni ile dönmek hızlı, ucuz ve çok kolay. 

Lizbon'daki banliyö tren hatları.

Lizbon'daki Rossio tren garından Sintra banliyö treni hareket etmek üzere (solda).
Banliyö treni temiz ve konforluydu (ortada).
Az önce indiğim Lizbon'dan gelen tren Sintra garının sağındaki peronunda (sağda).

Sintra tren garından çıkıp, sağa dönüp biraz yürüdüğünüzde, görünen ilk otobüs durağı 
Cabo do Roca'ya (oradan da Cascais'e) giden 403 no'lu otobüsün hareket ettiği durak. 
Otobüsün hareket saatini beklemek için hemen karşıda güzel bir kafe (Cyntia) var.
Özellikle hava soğuk ise bir çay alıp ısınmak iyi geliyor.

Sintra tren garının karşısındaki turizm ofisinden hem otobüs bileti hem de başta
Pena Sarayı olmak üzere bazı gezilecek yerlerin giriş biletini almak mümkün.
403 no'lu otobüsün hareket ettiği duraktan sadece birkaç adım ileride,
Sintra'da ring servisi yapan 434 no'lu otobüsün durağı var.

Sintra'da ring servisi yapan 434 no'lu otobüs.


Sintra, Cabo do Roca ve Cascais arasındaki otobüs seferleri ile ilgili tüm bilgiler burada ve şurada!


Küçük bir yerleşim olan Sintra'daki yön tabelaları sayesinde gitmek istediğiniz yeri kolaylıkla bulabilirsiniz. Bazı noktalarda ücretsiz internet erişimi var!

Sintra, Cabo do Roca ve Cascais arasındaki ulaşım bağlantıları.
Sintra tren istasyonunun yanındaki duraktan hareket eden 434 no'lu ring servisi
1, 2, 3 ve 4. noktalarda duruyor ve son olarak hareket durağına dönüyor.
Turizm ofisinden alacağınız Viva Viagem kart ile istediğiniz durakta otobüse binip inebiliyorsunuz. Otobüs duraklarındaki güler yüzlü personel her sorunuza cevap veriyor.
Turizm ofisinden başka, duraklara hareket saatinden hemen önce gelen
personelden de bilet almak mümkün.

Sintra'daki Pena Sarayı'nın giriş kapısına kadar 434 no'lu otobüsle ulaşım var.
Kapıdan sonra biraz yokuş olan yolu yürümek istemeyenler veya yürüyemeyecek
olanlar için bilet ücreti 3€ olan minibüs var.

Dönüş için Lizbon'dan Münih uçağım kalkmak üzere.
Münih havalimanında ise Münih - Ankara uçuşum için kaptan pilot beni bekliyor. 😊


Portekiz'e gitmeden önce okunabilecek kitaplar ve film önerisi:

Yurt dışı gezilerimden bir kaç ay önce başlayarak seyahat tarihine kadar, gideceğim ülke ve/veya şehir ile ilgili kitaplar okumayı seviyorum. Hatta bazen bir kitabı yanıma alıp, yolculuk sırasında ve gezi molalarında okumaktan da büyük keyif alıyorum. 

Bazen konusu o ülkede/şehirde geçen kitapları tercih ediyorum, bazen de o ülkenin bir yazarının herhangi bir konudaki kitabını okuyorum. Amsterdam seyahatim öncesinde Harry Mulisch'i keşfetmiş ve Süreç adlı muhteşem romanını okumuştum. Portekiz seyahatimin bana kazandırdıklarından biri de, Portekiz'in Nobel Edebiyat Ödülü sahibi yazarı José Saramago oldu. Fernando Pessoa'nın Huzursuzluğun Kitabı ise Portekiz gezisinin olmazsa olmazlarından biri!

Pascal Mercier'in Lizbon'a Gece Treni adlı romanını Portekiz'e gitmeden üç yıl önce okumuştum ve Facebook hesabımda "Bir gün Lizbon'a bilet almak ümidi ile..." yazarak paylaşmıştım. Aradan üç yıl geçtikten sonra kitabı hızlıca tekrar okudum, bir de gitmeden birkaç gün önce müthiş bir keyifle filmini seyrettim. 

Yurt dışı seyahatlerime sadece gezi planı yaparak hazırlanmıyorum!


Portekiz'e, 4-12 Aralık 2017 tarihlerinde yaptığım keyifli seyahatimle ilgili hazırladığım ilk yazımın sonuna geldim. Şubat ve mart ayında önce Lizbon, sonra da Porto gezi yazılarımı hazırlayıp sizlerle paylaşacağım.


Sümer Özvatan
Şubat 2018















30 Aralık 2017 Cumartesi

Amsterdam Sokakları

Yazı içindeki tüm fotoğrafları, üstlerine tıklayarak büyük boyutlu olarak görebilirsiniz!

Merhaba!

Nisan 2017'de Amsterdam'a yaptığım seyahatimle ilgili diğer yazılarıma aşağıdaki yazı başlıklarını tıklayarak ulaşabilirsiniz!

Amsterdam'ın karaağaçları 
Amsterdam  
Amsterdam Müzeleri 


Sırada Amsterdam sokaklarında gezerken gördüklerim var. 


Bol fotoğraflı yazı başlıyor!

KANALLAR, KÖPRÜLER...


Bir gezgin Amsterdam sokaklarında gezerken, en çok ne görür? Evet, birbirine yüzlerce köprü ile bağlanmış, toplam uzunluğu 100 km'yi aşan, onlarca kanal (tam 165 tane!) görür. 

Şehirde bu kadar çok kanal olunca doğal olarak Amsterdam, yaklaşık 2500 köprü ile dünyanın en çok köprüye sahip olan kenti durumundadır ve bunlardan 500'e yakını kent merkezindedir. Her ne kadar Venedik köprüler ve kanallar kenti olarak bilinse de, Venedik kent merkezindeki köprü sayısı 400'dür! Yani, Amsterdam için kullanılan "Kuzeyin Venedik'i" ifadesi ile bu güzel kente haksızlık mı yapılıyor dersiniz! 

Bol fotoğraflı bu yazıya Amsterdam'da çektiğim kanal fotoğrafları ile başlamak için yaptığım girizgâhın ardından fotoğraflar ve fotoğraf altı yazıları ile devam ediyorum.

Köprü isimleri, birbirine benzeyen kanallar arasında gitmek istediğiniz yönü bulmanıza yardımcı oluyor. Singel kanalı (Singelgracht) üzerindeki Museumbrug'u geçtiğinizde
Rijks Müzesi'ne ulaşıyorsunuz.

Kanalların kenarlarındaki korkuluklar ile bisikletler çoğu yerde birbirine karışmış gibi.

Kanal çevrelerindeki bisiklet yolları sürekli bir hareketliliğe sahip.

Amsterdam kent merkezini çevreleyen kanal kemeri 17. yy'da yapılmış.
Kanalların çevresindeki karaağaçlar kanallara ayrı bir güzellik katıyor.

Kanal kıyılarının mimari süsleri Amsterdam evleri (solda);
Prinsen ve Lijnbaans kanalları arasında bağlantı kanalı olan,
benim en çok sevdiğim kanal Spiegelgracht (sağda).

Amsterdam denince aklıma ilk gelenler; kanallar, köprüler, bisikletler ve karaağaçlar!

Ortadaki fotoğrafta Oudeschans kanalının kenarında, Amsterdam'ın korunması amacıyla yapılmış ilk kulelerden biri olan Montelbaan (Montelbaanstoren) görünüyor.
Onun ilerisinde sağda, NEMO müzesinin uç kısmı
adeta kuleye doğru manevra yapmış bir gemiyi andırıyor.

Magerebrug üzerinden karşıda görünen Amstelsluizen, Amsterdam kanal halkasının
iki ana kanalı olan Prinsen ve Singel kanalları arasında kalan çukur bölgedir.
Kentin kuzeyindeki göllerden gelen sularla oluşan Amstel nehrinin önünde bulunan buradaki kapaklar sayesinde kanallara (denize açık olan IJ nehrinden gelen tuzlu suyun karışması engellenerek)Amstel nehrinin tatlı suyunun dolması sağlanır.  

Amsterdam kent merkezindeki kanal halkasını oluşturan kanallar
2010 yılında UNESCO dünya mirası listesine dâhil edilmiş.

Mavi Köprü (Blauwbrug) üzerinde sağdaki fotoğrafı çektikten sonra,
Amsterdam'da bir bisikletin zilini çaldım!

Sağdaki fotoğrafta gönüllü çocuklardan oluşan bir ekip kanallarda temizlik yapıyor. 

Solda "askıda bisiklet"; sağda ise Amsterdam'daki yaklaşık 3000 yüzer evden birkaçı.

Amsterdam'da yapılması gerekenlerden biri kanal turuna katılmak. Yürüyerek gezdiğiniz kanalları ve kanalların çevrelerindeki yaşamı farklı bir açıdan, suyun içinden görmek çok keyifli oluyor. Kanal turu için şehirde çok sayıda seçenek var. Ben Amsterdam Kart ile anlaşması olan Blue Boat firmasını tercih ettim. Bütün gün yürüyerek gezdiğim Amsterdam sokakları beni epey yormuştu. Akşam 75 dakikalık kanal turu keyfi müthiş iyi gelmişti. Amsterdam Kart ile ücretsiz olan turda Türkçe sesli rehber de var!

Amsterdam kanallarını yaşamanın en keyifli yolu; kanal turu!

AMSTERDAM MİMARİSİ...

Yukarıda bahsettiğim kanallarda inşa edilmiş tuğla cepheli, çoğunluğu dört katlı, birbirinden estetik binalar Amsterdam'a büyük bir görsel değer katıyor. Amsterdam mimarisi, kent kimliğinin ve karakterinin çok önemli bir parçası. Sokaklarda veya kanal kenarlarında yürürken, sanki bir sanat galerisinde sergilenen tablolara bakar gibi binalara baktım, durdum. Bazen durdum ve uzun uzun seyrettim bir binayı, bazen de bir binanın duvarına dokundum; muhteşem anlardı.

Üç yüz yılı aşan geçmişleri, yaşanmışlıkları, birbirinden güzel tuğla cepheleri,
estetik kepenkleri ile Amsterdam evlerinden bir görünüm.
Amsterdam, suyun üzerine adeta yoktan var edilmiş bir kent olduğundan ve binaların temelleri suya doyurulmuş kütüklerden oluştuğu için bazı binalarda zamanla
eğilme-bükülme gibi fiziki bozukluklar ortaya çıkmış. En sağdaki fotoğrafta, dar cephesi ile yan binalardan aldığı destekle yaşamaya devam eden bir ev görünüyor.

Temellerde kullanılan kütüklerin kalitesi, yan yana sıralanmış binalardan birinde
yapılan yenileme çalışması, kanallardaki su seviyelerinin düşmesi sonucunda açıkta
kalan temel kütüklerinin uçlarının zamanla çürümesi ve yapıya ilave kat eklenmesi
gibi nedenlerden dolayı bazı binalarda gözle görülür,
hatta insana hayret duygusu yaşatacak ölçüde eğilmeler oluşmuş.


Sol başta görünen Amsterdam'ın en eski evi (Het Houten Huis; Ahşap Ev) 1420 yılına tarihleniyor. Evin bulunduğu Begijnhof adlı avludaki diğer evler de birbirinden güzel.

Söz Begijnhof'a gelmişken burası ile ilgili bir parça bilgi vermek istiyorum. Begijnhof, Amsterdam'ın en güzel evlerinden bazılarına ve tabii ki en eski evine ev sahipliği yapan, huzurlu bir avlu. Kentin küçük ve keyifli meydanlarından biri olan Spui'ye birkaç adım mesafedeki avluya, tarihi bir kemerden oluşan kapıdan geçiş yapılıyor. İlk bakışta bulmanız zor olabilir, çevredeki insanların da çoğu burayı bilmiyor. Önceden hazırlık yapmış olursanız bulmakta zorluk yaşamazsınız. Amsterdam'da bence mutlaka gidilmesi, görülmesi gereken yerlerden biri.


Begijnhof'un girişi.

Amsterdam'ın en eski evi (Het Houten Huis; Ahşap Ev) ve avludan görünüm.

Çatılardaki uzantılara dikkat!
Ucunda bir kanca olan bu kısımlar binaların üst katları için eşya taşınması amacıyla kullanılıyor. Kancaya takılan bir makara yardımı ile eşyaların üst katlara kolaylıkla taşınması sağlanıyor. Bizim binalarımıza kıyasla epey dar olan, bu nedenle de
neredeyse bir insanın geçebileceği genişlikte kapıları olan binalardaki büyük eşya/malzeme taşınmasına böyle çare üretmişler.

Amsterdam sokaklarında gezerken binalardaki detayları ve pencerelerdeki
yansımaları kaçırmayın!

Amsterdam binaları; kentin içine serpilmiş birer tablo gibiler!

Rijks Müzesi'nin ana girişinin olduğu Stadhouderskade Caddesi'nde yürürken
soldan birinci ve ikinci fotoğraftaki güzel binaları görebilirsiniz.

Karaağaçların ardına saklanmış bir Amsterdam evi solda
ve birbirine omuz vererek zamana direnen binalar sağda.

Kent kimliği kolay oluşmuyor!
Amsterdam sokaklarındaki binalardan yeni olanları görünüm olarak eskilerden ayırmak çok zor. Yeni binaların estetik kaygılarla inşa edildiği ve böyle olunca kentin mimari dokusunun genel özelliğinin bozulmadığı görülüyor.


BİSİKLET DOSTU ŞEHİR...

Dünyanın bisiklet dostu şehirleri arasında her zaman ilk sıralarda yer alan Amsterdam (2015 yılı sıralamasında 2., 2017'de ise 3. sırada) toplam 767 km'lik özel bisiklet yollarına (Amsterdam Bicycle Network / Amsterdam Bisiklet Ağı) sahip. Bunun 275 km'si, iki yönlü (gidiş ve geliş) bisiklet yolu. Kentte 216000 otomobil varken, bisiklet sayısı yaklaşık 900000 (kentte yaşayan nüfustan daha çok)! 


Amsterdam Centraal (Merkez Tren İstasyonu) gibi şehrin merkezi yerlerinde binlerce
bisikletin park edilebileceği, bazısı çok katlı bisiklet park alanları var.
Bununla birlikte özellikle kanal kenarlarındaki korkuluklar sıklıkla bisikleti bağlayıp
park etmek için Amsterdam'da yaşayanlar tarafından kullanılıyor.

Hollanda'da üretilen bisikletler onlarca yıl kullanılabilecek kadar sağlam oluyor
ve bisikletlerde genellikle geri pedal fren sistemi kullanılıyor.

Kar yağdığında kara yollarından önce bisiklet yollarında kar temizliği
yapılan Amsterdam'da, metro ve tren istasyonlarına iniş ve çıkışlarda
bisikletlerin kolaylıkla taşınabilmesi için  merdiven kenarlarında bisiklet
tekerlekleri için kanallar var (sağdaki fotoğraf).

Amsterdam'da doğan çocuklar henüz yürümeye başlamadan önce ebeveynlerinin bisikletlerinin pusetlerinde bisikletli yaşamla tanışıyorlar. Bazı bisikletlerde birden fazla çocuk taşıyabilecek şekilde oturma yerleri gördüğünüzde şaşırmayın! Çocuklar büyüdükçe kendi bisikletlerini kullanmaya başlıyor. Otomobil kullanma ehliyeti almak için yasal yaş sınırı 18 olunca, bisiklet 18 yaşından küçük gençler için bir anlamda trafik içinde özgürlük anlamına geliyor. 

Amsterdam'da gün içinde yapılan şehir içi yolculukların yaklaşık %70'i
bisikletlerle gerçekleştiriliyor ve ortalama olarak günde (toplam) 2000000 km
bisiklet yolculuğu yapılıyor.

Amsterdam'daki kanallardan her yıl 12000 ila 15000 arasında bisiklet belediye tarafından toplanıyor. Kanallardan toplanan bisikletlerin bir kısmı bakımdan
geçirilerek kullanılabilecek durumda olmasına rağmen, toplanan tüm bisikletler
hurda metal olarak değerlendiriliyor.

Amsterdam, yaşı 12'den büyük olanların yaklaşık %58'inin her gün bisiklet kullandığı bir kent. Amsterdam'da bisiklet kiralama şirketi sayısı 29, güvenlikli bisiklet garajı sayısı 25 ve bisiklet satışı yapan mağaza sayısı ise 140!


Bisiklet bir aksesuar veya statü sembolü olarak değerlendirilmemekte, yaşanan bisiklet
hırsızlıkları da dikkate alındığında (şehirde her yıl yaklaşık 100000 bisiklet çalınıyor),
gösterişten uzak ama sağlam bisikletler kentte yaşayanlar tarafından tercih edilmektedir.

Amsterdam'da gezerken dalgınlıkla bisiklet yolunda yürürseniz ya da bulunursanız, bisiklet kullanıcılarını yoğun tepkisine maruz kalabilirsiniz, aman dikkat!


AMSTERDAM SOKAKLARINDAN...

Her şehrin kalbinin attığı, önemli bulvar ve caddelerin kesiştiği bir merkezi vardır; şehir adeta oraya doğru akar. Amsterdam için bu meydanın adı Dam. Adını Amstel nehrinin önüne (13 yy'da deniz sularının şehri basmasını engellemek için) kurulmuş setten alan meydan (Flemenkçe'deki "dam" sözcüğünün anlamı; bent, set, baraj) Amsterdam'ın 24 saat yaşadığı ve yaşandığı yer. 

Meydanın neredeyse tam ortasına cıvıl cıvıl bir lunapark kondurmuşlar. Ben sakinlikten yana olduğumdan pek sevmedim ama ne zaman geçsem epey rağbet olduğunu gözlemledim. Lunaparkın tam karşısında ulusal anıt var; Amsterdam's National Monument (Flemenkçe'de Nationaal Monument op de Dam; Dam Ulusal Anıtı). İkinci Dünya Savaşı'nda ölen Hollandalıların anısına yapılmış olan anıtın yüksekliği 22 metre. Hollanda kraliçesi Juliana tarafından 4 Mayıs 1956'da açılışı yapılmış olan anıt, her yıl mayıs ayında savaşta ölenler için yapılan anma töreninde merkez durumunda.


Dam Meydanı'ndaki Ulusal Anıt'ın kaidesinde savaşı, direnişi ve sonuçta elde edilen barışı temsil eden figürler var. Anıtın karşısında ise devasa bir dönme dolap dönmekte!

Amsterdam'daki iki önemli cadde (Rokin ve Damrak) Dam Meydanı'nda birleşiyor. Singel kanalının Amstel nehrine yakın ucundan başlayan Rokin Caddesi bayrağı Dam Meydanı'nda Damrak Caddesi'ne teslim ediyor. Damrak'ın sonunda merkez tren istasyonu (Amsterdam Centraal) var. Bu iki cadde boyunca yürümek keyifli. 

Ulusal Anıt'ı sağınıza alıp Damrak'da yürürseniz ilk olarak sağdaki büyük yapı dikkatinizi çekecektir. Mimari tarihi 1870'e uzanan De Bijenkorf Amsterdam'ın önemli alışveriş merkezlerinden biri. Söz alışverişe gelmişken Amsterdam'daki bir başka önemli alışveriş merkezi olan Magna Plaza'dan da kısaca bahsetmek istiyorum. Dam Meydanı'ndaki Kraliyet Sarayı'nın (Koninklijk Paleis) hemen arkasında, Nieuwezijds Voorburgwal Caddesi'nde bulunan Magna Plaza, özellikle giyim ve moda alışverişi için tercih ediliyor. 

Damrak Caddesi'ne geri dönüp yürümeye devam ettiğinizde, sağ tarafta yüz yıllık geçmişi ile eski borsa binasını görürsünüz. Bina günümüzde Beurs Van Berlage adıyla, kültür ve sanat faaliyetleri başta olmak üzere çok sayıda etkinliğin yapıldığı bir merkez. Buranın tam karşısında ise dünyadaki en ilginç müzelerden biri olan Body Worlds var. Bu müzeden Amsterdam Müzeleri konulu yazımda bahsettiğimi hatırlatıp Amsterdam sokaklarındaki yürüyüşüme devam ediyorum.



Dam Meydanı yakındaki önemli yerler; Magna Plaza, De Bijenkor ve Beurs Van Berlage.

Dam Meydanı'ndaki, arkasına Kraliyet Sarayı'nı almış lunapark (solda); Amsterdam'ın asla uyumayan yerlerinden biri olan Nieuwmarkt'ın ortasındaki, tarihi 1488'e dayanan
ve günümüzde restoran-kafe olarak kullanılan 
In De Waag.

Prinsengracht kanalı yakınında, 1619-1631 yılları arasına yapılmış olan
Amsterdam'ın en büyük kilisesi olan Westerkerk var. Kilisenin hemen bitişiğinde ise
1638 yılında yapılmış, Amsterdam'daki üç önemli kuleden biri
(fotoğraflarda görünen) yükseliyor; 
Westertoren

Amsterdam'ın iki önemli kilisesi; De NieuweKerk (solda), Red Light bölgesine komşu olan De Oude Kerk (sağda), De Oude Kerk'in kulesi (ortada).

Amsterdam sokaklarından...
Sol baştaki fotoğrafta şehir merkezindeki halen çalışır durumda olan tek yel değirmeni görünüyor. Tarihi 1725 yılına dayanan ve eskiden un değirmeni olarak kullanılan De Gooyer'in yanında keyifli bir bira mekanı olan 
Brouwerij't IJ var.

Amsterdam'da kent merkezi çevresindeki caddeler genellikle epey geniş.
İki tarafında geniş kaldırımların olduğu yollar sadece motorlu kara taşıtlarına değil,
tramvaylara ve bisikletlere de hizmet edecek şekilde düzenlenmiş.

Amsterdam'ın küçük ve hareketli meydanlarından biri olan Koningsplein,
1862'de kurulmuş ünlü çiçek pazarının (Bloemenmarkt) başlangıç noktasında (solda);
eşcinselliğinden dolayı eziyet görmüş gey ve lezbiyenlerin anısına 1987 yılında açılmış olan anıt (
Homomonument) ise Keizersgracht kanalının kenarında (sağda).

Eski kilisenin (De Oude Kerk) hemen arkasındaki bölge Red Light District
(Kırmızı Fener Mahallesi) olarak biliniyor. Gündüz pek bir hareketin olmadığı
bölgede, akşam geç saatlerde yürüyüş turları dahi düzenliyor. Amsterdam'ın
sıra dışı mahallesi, bazıları kilise duvarına komşu çok sayıda seks evini/kabinini
ve birbirinden ilginç seks amaçlı eğlence mekanlarını barındırıyor.

BENCE UĞRAYIN!

Yurt dışı gezilerimde kısıtlı zamanım olmasına rağmen, hayvanat bahçelerine şöyle bir uğruyorum. Tamam, bu güzel canlılar hayvanat bahçelerinde bir tür esaret altında yaşıyorlar, buna katılıyorum. Bununla birlikte buralara uğramayı, farklı canlı türlerini görmeyi istiyorum. Pek çok Avrupa kentindeki hayvanat bahçesinde hayvanların neredeyse doğal ortamda yaşamlarını sürdürmelerine yönelik düzenlemeler yapılmış. Viyana'da, Schönbrunn Sarayı'nın yanındaki hayvanat bahçesinde Kasım 2011'de saatlerce gezmiş ve hayran kalmıştım. Neyse, yaşam tercihlerden oluşuyor!

Amsterdam'daki hayvanat bahçesi Artis  gerek canlı çeşitliği, gerek hayvanların bulundukları ortamlar ve gerekse bahçe düzenlemesi ile gerçekten kayda değer.

Amsterdam Kart ile girişin ücretsiz olduğu Artis'de (özellikle çocuklu bir aileyseniz)
keyifli zaman geçireceğinizi garanti edebilirim.

Artis'in muhteşem bahçe düzenlemesinde, şu bankta saatlerce oturabilmeyi isterdim!

Mikropların sevimli bir dünyası var desem ne dersiniz! Artis'in hemen yanındaki Micropia kapısından girenleri gerçekten çok farklı bir dünyaya götürüyor. Mikroplarla ilgili bilgileri insanlarla paylaşma düşüncesinden ortaya çıkmış olan Micropia'ya müze desem müze değil, bence bir tür laboratuvar. Burada, gezegenimizdeki tüm canlı varlıkların yaklaşık 2/3'ünü oluşturan mikroplara ve mikroorganizmalara ayrılmış bir başka dünya var. Ekim 2014'te 10 milyon EURO maliyetle açılmış olan Micropia'ya Amsterdam Kart ile ücretsiz giriş yapabilirsiniz. 


Micropia'nın girişi Artis'in hemen birkaç adım yanında.
Eşyalarınızı bırakacağınız dolaplar elektronik olarak şifreleniyor.
Siz içeride gezerken, büyükçe bir camın ardındaki laboratuvarda bilim insanları çalışıyor.

Micropia; çocuklar, gençler ve özellikle biyoloji bilimi ile ilgilenenler için
Amsterdam'da mutlaka gidilmesi yerlerden biri.

Sanırım hemen her insan geçmişe, geride kalan yıllara özlem duyar. Hele de günümüz dünyasında! Utrechtsestraat 52-60'da 1955'den bu yana hizmet veren ve âdeta bir tür müzik arşivi/kütüphanesi niteliğindeki Concerto, Amsterdam seyahatim öncesinde "mutlaka uğra!" notu ile gezi planıma dâhil ettiğim yerlerdendi. Tüm müzik türlerinden eski ve yeni plak, CD ve DVD'yi bulabileceğiniz, alışveriş yaparken dilediğiniz plağı takıp dinleyebileceğiniz pikapların olduğu harika bir ortam burada sizi bekliyor. 


Concerto'daki tezgâhlarda Türkçe müzik ürünleri gördüğünüzde şaşırmayın! 


Amstel nehri ile Prinsen, Keizers ve Reguliers kanallarının ortasındaki adada yer alan Concerto'da zamanın içinde kaybolabilir, saatlerce keyifli vakit geçirebilirsiniz. Concerto'da gezerken mola vermek isterseniz, zaman zaman canlı etkinliklerin de gerçekleştirildiği bir de keyifli kafesi olduğunu hatırlatmak isterim.



DETAYLARA DİKKAT!

Amsterdam sokaklarında dolaşırken, her an karşınıza ilgi çekici bir görüntü çıkıyor; dikkatli olmakta, algı sistemini en üst düzeyde açmakta ve bakarken görmeye özen göstermekte fayda var. İşte benim Amsterdam sokaklarında gezerken gördüklerimden bazıları...


Amsterdam şehrinin resmi bayrağı kentte gezerken, ya bir binanın gövdesinde
ya da bir bayrak direğinde, sık sık karşınıza çıkıyor. İsa'nın 12 havarisinden
biri olan Aziz Andrew'in X şeklindeki haçının üç defa kullanıldığı bayrakta
şehrin üç büyük korkusu temsil ediliyor; veba, sel ve yangın!

Alttaki kolajda en sağdaki fotoğraf, Amsterdam'daki bir prezervatif/kondom satış mağazası olan Condomerie'nin (Warmoesstraat 141) vitrinine ait. Yazının son bölümündeki tabela fotoğraflarımdan oluşan kolajda çok sevimli bir de tabelası var, iyi bakın!

Sadece bakmayın, bakarken görün ve kentlerde saklı detayları kaçırmayın!

Amsterdam sokaklarında gezerken gözüme ilginç görünenler...

Ah bu zaman; hiçbir şeye yetmiyor!
Yurt dışı gezilerimde daha çok zamanımın olmasını ve günlerce sadece gittiğim kentte yaşayan insanları gözlemlemeyi çok istiyorum ama, işte olduğu kadar!

Kentleri güzelleştiren, kent kimliğinin oluşmasına katkı sağlayan heykeller...

Amsterdam sokaklarında hızlıca "ihtiyaç gidermek" için kullanılan
ve yakınından geçerken dahi etrafa berbat bir koku yayan tuvaletler!

Estetik, keyifli ve yaratıcı; her biri ayrı bir tablo gibi tabelalar...


AMSTERDAM'DA YEME-İÇME ÖNERİLERİ...

Yazımın son bölümünde Amsterdam sokaklarında gezerken bazen bir kahve veya bira içmek, bazen de açlığımı gidermek için mola verdiğim yerlerden bahsetmek istiyorum. Baştan şunu belirtmeliyim; burada sözünü edeceğim yerleri Amsterdam'a gitmeden önce epey araştırarak gezi planıma dâhil etmiştim. Ön hazırlığımı iyi yaptığımı bu yerlerde geçirdiğim kısıtlı ama keyifli sürelerde anladım. Mekân bilgileri ve notlar fotoğraf altı yazılarda!

Amsterdam'a gitmeden önce ilk gün akşam yemeği için Bier Fabriek'i gözüme kestirmiştim. Dam Meydanı'na yaklaşık 500 m uzaklıkta, Nes 67'de yer alan Bier Fabriek son derece keyifli bir ortama sahip. Gittiğinizde yer bulamama sorunu yaşamak istemiyorsanız benim gibi öncesinde internet üzerinden rezervasyon yaptırabilirsiniz. Bana ayrılan masaya oturdum ve içerideki atmosferin keyfini masamın üzerine serpiştirilmiş yer fıstıklarını (aman kabuklar yere dökülmesin!) gerginliği olmadan rahatça atıştırmaya başladım. Bier Fabriek tavuk barbeküsü ile ünlü olunca ben de siparişimi fazla düşünmeden verdim. Bira tercihimi alkol oranı %5,6 olan Rosso'dan yana yaptım. 

Şu an yazarken orada olmayı müthiş şekilde isteyecek kadar, her şey lezzetli ve keyifliydi!

Amsterdam'da fazladan bir günüm olsaydı sallana sallana gezecek ve ilginç bir tur yapacaktım; "daha fazla bira" anlamındaki Morebeer Tour'a katılacaktım. Amsterdam'daki dört bira mekânı aralarında anlaşmış; aynı gün içinde sırası ile dört bara gidip en az birer bira içerseniz, son durak olan Craft&Draft'ta bir adet tişört sizi bekliyor!

Yurt dışı gezilerimde zaman kısıtlı olduğundan öğle yemeklerini ya gezerken ayak üstü atıştırma şeklinde geçiştiriyorum ya da Prag Kalesi'ni gezerken yaptığım gibi çorba molası veriyorum. Genellikle domates çorbasını tercih ettiğim bu kısa molalar dinlenmek için de fırsat oluyor. Amsterdam'daki çorba molasını konumu muhteşem olan Cafe de Jaren'de verdim. Kloveniersburgwal kanalının Amstel nehri ile kesiştiği noktada Nieuwe Doelenstraat 20-22adresinde bulunan Cafe de Jaren'in Amstel manzaralı harika bir terası var. Mutlaka uğrayın diyorum ve müessesenin ilginç uygulamasını da buraya not düşüyorum; bodrum katındaki tuvalet ücretli!


Yoğun kıvamlı domates çorbası ve nefis ekmek; öğle molası için bana göre yeterli!

Amsterdam Müzeleri başlıklı yazımda Ulusal Denizcilik Müzesi'nden (Scheepvaartmuseum) bahsederken "müzede bir de keyifli atmosferi ve güler yüzlü personeli ile hizmet veren restoran var" demiştim. Aşağıdaki fotoğraflar burada verdiğim moladan.

Ulusal Denizcilik Müzesi'nin (Scheepvaartmuseum) restoranında elmalı pasta
ve hazırlığını bizzat yaptığım çay ile keyifli bir dinlenme molası yaşamıştım.

Amsterdam'a gitmeden önce televizyon kanallarının birinde tesadüfen rastladığım bir programda bitterballen adındaki bir lezzetle tanışmış ve gezi planıma not etmiştim. Dışı ekmek kırıntıları ile kaplanmış gevrek bir tabaka, içi ağız yakan türden (kıyılmış sığır etinden oluşan) sıcak bir sihirli top ve yanında Amsterdam'a adını veren nehirin adı ile üretilen ünlü Amsterdam birası Amstel ile benim mola mekânım bu defa Cafe Hoppe oldu.


Dile kolay! Café Hoppe, 1670'den beri Amsterdam'ın küçük ve keyifli meydanlarından
biri olan Spui'de (No: 18 - 20) bulunuyor.

Adını birlikte servis edildiği bitki aromalı likörlerden alan bitterballen,
yıllar önce artık et yemeklerini değerlendirmek düşüncesi ile ortaya çıkmış. 

Singelgracht kanalının hemen kenarında, Blue Boat kanal tur firmasının iskelesinin karşısında (Max Euweplein 73) adresinde yer alan Aran Irish Pub, nefis aroması ve yumuşak içimli beyaz birası ile Amsterdam anılarımda  yer etti.

Aran Irish Pub, Amsterdam'da gezerken kanal kenarında mola verilebilecek, kaliteli ve
keyifli bir kafe/bar. Hemen karşısındaki Blue Boat'ın kanal turunun hareket saatini
beklerken burada içtiğim "white beer" çok güzeldi.

Sıra güler yüzlü çalışanları, gerek içerideki insanı eskiye götüren dekoru, gerekse gün boyu güneş alan önündeki geniş oturma alanı ile Café Fonteyn var. Amsterdam'da yolunuz mutlaka Nieuwmarkt'a düşecektir, bu güzel mekânda keyifli bir mola vermenizi öneriyorum. Benim ruhum eskilerde gezmeyi sevdiğinden içeride oturdum ve kâh kafenin dekorasyonunu kâh pencereden dışarıyı seyrederek lattemi içtim. Siz dilerseniz meyve suyu, şarap ya da bira tercih edebilir, hatta bir şeyler de yiyebilirsiniz. 

Café Fonteyn; içinde kendine özgü bir huzur,
dışında ise çevredeki hareketliliğin verdiği enerji var!

Size şimdi Amsterdam'da bir yürüyüş rotası önereceğim. Yürüyerek ya da tramvayla merkez tren garına gidin (daha güzel bu garda trenden inin!), gar binasını sol arkanıza alın ve yürümeye başlayın. Az ileride karşınıza önce halk kütüphanesi OBA çıkacak, sonrasında da NEMO (Bilim Müzesi) sizi bekliyor! Bu iki yerle ilgili notlarımı Amsterdam Müzeleri yazımda bulabilirsiniz! Bu yürüyüş sırasında keyifli bir kahve molası için Coffee Company uygun nokta, Amstelstraat 5'teki bu kahve dünyasını kaçırmayın!


Coffee Company Amsterdam Halk Kütüphanesi (OBA)'nin hemen yanında, yeni dönem
(modern tasarımlı) kafelerden biri. Amsterdam Centraal'den (Merkez Tren Garı)
OBA ve NEMO'ya geçerken kısa süreli kahve molası vermek için iyi bir seçenek.

Amsterdam biralarını tatmaya devam ediyorum. Sırada 1999'dan bu yana bira üretimi yapan, 2015 yılında "Kuzey Hollanda'nın En İyi Şirketi" unvanını almış olan Texel ve sanırım Amsterdam'da bu biranın en keyifle yudumlanacağı yer var; De Haven van Texel (Texel Limanı).

Oudezijds Voorburgwal kanalının kenarında bahçesi olan, Sint Olofsteeg 11 adresindeki
De Haven van Texel; hem Amsterdam mutfağını denemek
hem de kanal manzaralı bira keyfi yapmak için çok güzel bir mekân.

Yazının ortalarında Amsterdam sokaklarından fotoğrafların birinin altına "tarihi 1725 yılına dayanan ve eskiden un değirmeni olarak kullanılan De Gooyer'in yanında keyifli bir bira mekanı olan Brouwerij't IJ var" yazmıştım, burada devam etmek istiyorum.

Amsterdam şehir merkezinde tek yel değirmeninin olduğu yerdeki
(Funenkade 7 adresinde)Brouwerij 't IJ, gerek içi gerekse dışı ile günün
her saatinde yoğun bir kalabalığı ağırlıyor.

Ben Brouwerij 't IJ'de içeride oturmayı, insanları ve ortamı seyrederek biramı içmeyi tercih ettim. 

Ve yazının sonunda baştan çıkarıcı bir lezzet var; patates kızartması! Amsterdam sokaklarında gezerken çok sayıda patates kızartması satan dükkân göreceksiniz. Sadece patates kızartması satılan bu küçük dükkânların en ünlüsü Voetboogstraat 33 adresindeki Vleminckx. İstediğiniz miktarda patates kızartması farklı fiyat seçenekleri ile mevcut, sos isterseniz seçeceğiniz sos sayısına/çeşidine göre ayrıca ücret ödüyorsunuz. 

Amsterdam'a gittiğim gün tanıştığım ilk Amsterdam lezzeti bu oldu.
"Patates kızartması" deyip geçmeyin, gerçekten müthiş lezzetliydi.

Amsterdam seyahatimle ilgili hazırladığım bu yazının da sonuna geldim. 
Başka hayallerin sürüklediği farklı rotalarda ve kentlerde buluşmak üzere!


Sümer Özvatan
Eylül 2017