11 Nisan 2017 Salı

Bir kitap üzerine notlarım ve düşüncelerim...

SÜREÇ “De Procedure” (1998)

Harry Mulisch

Almanca’dan çeviren; Ahmet Arpad
Doğan Kitap, 2. Baskı (Kasım 2012) / 1. Baskı Nisan 2005

Hollandalı yazar Harry Mulisch ve okuduğum kitaplar arasında beni en çok etkileyenden biri olan Süreç.


Her şey 6 Mayıs 2016 tarihinde Amsterdam’a gitme isteği ile (o gün, evet tam 11 ay öncesinden o tarihte uçak biletimi almıştım!) başladı. Amsterdam’ı düşlemeye başladığım o günlerde Harry Mulisch’i henüz tanımıyordum. Şimdi şu satırları yazarken düşünüyorum da, sadece bunun için bile Amsterdam’a gitmeye değermiş. Yoksa, Avrupa Hayal Haritam’da Amsterdam işaretli olmasa, belki de ben Mulisch ile hiç tanışamayacak ve Süreç adlı muhteşem eserini okumadan gidecektim bu gezegenden. İyi ki (18-22 Nisan 2017 tarihlerinde) Amsterdam’da olacağım; teşekkürler sana adeta “sudan” var edilen şehir!

Amsterdam seyahatim öncesinde Hollandalı bir yazarın (ki daha önce hiç Hollandalı bir yazarın kitabını okumamıştım) kitabını edinmek ve okumak istemiştim (yurt dışı gezilerimden önce bunu yapmayı seviyorum; yapacağım gezinin hazırlıklarından biri de gideceğim ülkenin bir yazarının kitabını okumak oluyor). Nasıl bulduğumu şu an hatırlamıyorum, sanırım Google’a “Hollandalı yazar, roman” gibi birkaç sözcük yazmış ve arama yapmış olmalıyım. Böylece Harry Mulisch’in “Süreç” adlı romanını aldım ve Amsterdam Günleri öncesinde okudum.

Hollanda'nın Haarlem şehrinde 1927 yılında doğan Harry Mulisch, 83 yaşında (30 Ekim 2010) Amsterdam'da ölmüş.
Pek ihtimal vermiyorum ama olur da o yaşa kadar yaşarsam, o yaşlarımda onun gibi görünmek isterim.

Henüz kitabın başında (sayfa 9) yazarın “zaman öldürmek için” kitabı öylesine okumaya niyetlenmiş okura kapıyı göstermesiyle, kanepede şöyle bir doğruldum ve beni keyifli bir okuma serüveninin beklediğini hissettim. Üç bölümden oluşan kitabın ilk perdesinde Mulisch okuru sırasıyla insan, kişi, golem ve romanın baş kahramanı Victor Werker ile tanıştırıyor. Kitabın ana teması olan yaratmak kavramı üç farklı zamanda irdeleniyor. İlk perdede Tanrının yarattığı ilk kadın olan isyankâr Lilith’in ve on altıncı yüzyılda bir Yahudi simyacı hahamın Kabala sırlarıyla Prag’daki Vltava nehrinin kıyısındaki çamurdan yarattığı Golem’in öyküleri yer alıyor. Romanın birinci bölümünün son kısmında Victor Werker ile tanışmaya başlıyoruz ve buradan itibaren roman yirminci yüzyılda geçiyor.

Serdar Devrim’in ifadesi ile “okur için bir nimet, bir entelektüel oksijen” niteliğindeki romanı okurken kendimi kâh keyifli bir matematik problemini çözer; kâh tarih, sanat, felsefe ve bilim basamaklarını soluğum kesilircesine tırmanır gibi hissettim. Okuduğum hemen her bölümde Mulisch’in dinden bilime, teknolojiden antropolojiye kadar geniş bir alanda söz söyleme yeteneği olan güçlü bir yazar olmasına hayranlık duydum. Süreç, nasıl “öylesine okunacak" bir roman değilse, “öylesine yazılmış" bir roman olmadığını da her sayfasında okura hissettiriyor. Kitabın henüz ortasına varmadan “yazar bu gidişatı başlangıca nasıl bağlayacak?” düşüncesi ile kitabı tekrar okumayı düşünmüştüm. Şimdi ise bu kitabı ömrümün kalanında birkaç defa daha (anlamak için değil, okumaktan keyif almak için) okuyacağımı biliyorum. Kitabın 96. sayfasındaki “yaşamımda o güne dek böylesine heyecan verici bir kitap okumamıştım” cümlesini bu düşünce ile boyadım.

Mulisch okura sadece bir roman değil, okurun dünyasına zenginlik ve keyif katacak bir rehber de sunuyor. Müzik, kitap ve coğrafya konularındaki rehberliği bölümlere yayılmış durumda okuru bekliyor. Okur kitabın ilk sayfalarında Prag sokaklarında ve Vltava nehrinin kıyısında gezinirken, ilerleyen sayfalarda Viyana, Amsterdam, Venedik, Milano, Arles, Kudüs ve Kahire’de buluyor kendisini. Özellikle Arles ve Venedik ile ilgili sayfalarda mekân ve sokak isimleri ile okurda oralarda olma isteği uyandırıyor. Prag Kalesi’nde “Simyacıların barakaları arasından yürürken”, eğer romanı okuyan Prag’ı görmüş ise Altın Yol’u hemen tanıyor ve “üzerinde 22 numara yazan bir pencerenin arkasındaki bir masada bacaklarını açarak oturmuş, önündeki kâğıtlara bir şeyler yazan otuzlu yaşlardaki bir adam”ın Kafka olduğunu fark ediyor. Roman, internette kolayca bulunabilen sokak ve mekânlarla okura adeta üçüncü bir boyut sunuyor.

Okur kitapta çok sayıda kişiyle de karşılaşıyor; Nabokov, Dostoyevski, Kafka, Giordano Bruno, Johannes Kepler, Alan Turing, Hegel, Hitler, Nitcheze, James Parkinson ve Alios Alzheimer. Bu kişilere müzik dünyasından Mahler, Beethoven, Wagner, Smetana ve Dvorak ekleniyor. Kitap dünyasına ise hem yazar hem de kitap adı vererek dokunuyor ve Murathan Mungan’ın ifadesi ile “başka kitapların kapılarını aralıyor”; Venedik’te Ölüm (Thomas Mann), Dünün Dünyası (Stephan Zweig), Gönül Bağları (Goethe) ve Anahtar (Cuniçiro Tanizaki).

Kitap boyunca birkaç defa Mahler’in Dördüncü Senfonisi fon müziği olurken, Wagner’in Tanrıların Günbatımı ve Beethoven’in Pastorali de romana ve okura zenginlik katıyor.

Benim gibi doktoralı kimyager olan Werker’in 4. bölümde anlatılan döllenmesi “Victor Werker 1951 yılının kasım ayının son günlerinde, Amsterdam’da, soğuk ve fırtınalı bir cumartesi akşamı döllenmişti” cümlesi ile başlıyor ve muhteşem bir edebi şölen ile devam ediyor. Belki başka satırlara haksızlık olacak ama ölü olarak dünyaya gelen kızının annesinin kucağındaki halini “Annen seni kolları arasına almış, sana bakıyordu, Pietà gibi” cümlesi ile ifade ederken, okurun gözlerinde Michelangelo’nun kucağında ölü İsa’yı tutan Meryem Ana heykelinin canlanmasını sağlıyor ve böylece romanda bir defa daha üçüncü boyut oluşuyor.

Vatikan'daki Aziz Petrus Bazilikası'nda bulunan,
Michelangelo'nun baş yapıtlarından biri olan Pietả heyekli.


Yaşamsız balçık ABC ile yaşamı olan balçık ABC benzetmesinden hareketle yazı tipleri ile ilgili yazdıkları da sayfa 122’de okuru hayrete düşürerek düşünmeye sevk ediyor.

Mulisch'in yazı tiplerini tahlil ettiği bölümü okurken şaşıracaksınız!

Vltava nehrinin kıyısındaki balçıktan Golem (Âdem) yaratmak isteyen hahamın ortaya “Âdem’in değil Lilith’in bir kopyasının” çıkması sonucunda yaşadığı dramatik durum ile, “ölü bir şeyden yaşayan bir varlık yaratan” ama kızı ölü olarak dünyaya gelen Victor'un durumu benzeşiyor. 

Ölümünün ardından dönemin Başbakanının “Harry Mulisch’in ölümü Hollanda edebiyatı için bir kayıptır” dediği Mulisch, ülkesindeki pek çok önemli ödülü almış olmasına rağmen, Nobel Edebiyat Ödülü için adı sıkça geçmesine rağmen bu ödülü alamamış. Yazar romanda Victor üzerinden bu duruma da değiniyor ve “günün birinde Nobel Edebiyat Ödülü’nü alacağı inancıyla yaşıyordu o sıralar” ve “geriye sadece defalarca Nobel’e aday gösterilip de, defalarca kazanamamış zavallı adamcağız kalacak” cümleleri ile bazılarına selam gönderiyor.

Kitaptan birkaç cümle ile ilk "bir kitap üzerine notlarım ve düşüncelerim" yazıma son vermek istiyorum:

➤ Sanki bir anda iki elini de bileklerine kadar ölüme sokmuştu...

➤ Parlak melankolik bakışlı gözlerin karası, bir parkta yağmurdan sonra orada burada kalmış su birikintilerini andırıyor.

➤ Ferdinand ile Gretta'yı birbirlerine çeken tek neden, hiçbir ortak yanlarının olmamasıydı -belki de bu aralarındaki tek ortaklıktı!

➤ Yaşamımda yaptığım en büyük hata babanla evlenmem, ikinci büyük hata da ondan boşanmamdır.

➤ Her tarafta birileri, Tanrı ya da Allah adına, bana pusu kurmuş bekliyor.

➤ İnsanların var olmalarının anlamının başka insanlar olduğuna inanan bu adam nasıl biriydi?

➤ Ondan sonraki üç günde annen yaşayan bir lahitti.

➤ Derin hüznü, hedefi on ikiden vuran bir ok gibi saplandı yüreğime.

➤ Çünkü bu odada ölüm dünyaya gelmek üzereydi.

➤ Biz seni, hiç son nefesini vermemiş bir insan olarak gömdük. Sen ilk nefesini de çekmemiştin içinde.

➤ İnsan yıllar önce ölmüş birisinin fotoğrafına bakarken onu canlı olarak mı, yoksa ölü olarak mı gözünün önünde canlandırırdı?

➤ Aşk, kendi kendimi deşip oyduğum bir bıçaktır.

➤ İnsan sonunda yine yalnız kalıyor.

➤ Kan akmazsa, tıkanma yapar.

➤ "Nedir niyetin söyle?"
     "Onu bir bilebilseydim..."


Kitap okumanın keyfini keşfetmiş olanlara ama Harry Mulisch ile onun Süreç'ini bu yazıdan önce tanımayanlara şiddetle öneriyorum!

Son söz; iyi ki yaşamımda kitaplar var!

Sümer Özvatan